Faruk Nafiz Çamlıbel

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898-1973)

faruk nafiz camlibelŞair, yazar ve öğretmen kimlikleriyle ön plana çıkan Faruk Nafiz Çamlıbel, 18 Mayıs 1898'de İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bakırköy Rüştiyesi ve Hadika-i Meşveret İdadisinde tamamladı.

Yazın hayatına şiirle ve henüz çocuk denecek bir yaşta başladı. İlk şiiri olan "Saat"i 1914 yılında "Çocuk Dünyası" adlı bir dergide yayımladı. Tıp öğrenimine bir süre devam ettikten sonra mezun olmadan oradan ayrıldı. Sonra gazeteciliğe başladı.

Faruk Nafiz Çamlıbel, 1922'de Kayseri Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Kayseri iline olan yolculuğunu "Han Duvarları" adlı şiirinde anlattı. 1924'te Ankara Erkek Muallim Mektebi edebiyat öğretmenliği, sonrasında Ankara Kız Lisesinde öğretmenlik yaptı. 1924'te "Çoban Çeşmesi", 1928'de "Suda Halkalar" isimli kitaplarını yayımladı.

Faruk Nafiz Çamlıbel, 1928'de Milli Eğitim Bakanı'nın oluşturduğu Şark Hayeti'nde yer alıp Sivas, Erzincan, Gümüşhane, Trabzon, Erzurum'u gezdi. Bu gezi Çamlıbel'in edebi yaşamında bir dönüm noktası haline geldi. Böylece memleket şiirleri yazmaya yöneldi.

Faruk Nafiz Çamlıbel, 1932-1946 yılları arasında tam 14 yıl boyunca edebiyat öğretmenliği yaptı. Vefa, Kabataş Lisesi ve Amerikan Kız Koleji'nde edebiyat öğretmenliklerinde bulundu. Bu dönemde çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler, fıkralar yayımladı.

1946 yılında siyasete atıldı. Bu tarihten 1960 yılına kadar Demokrat Parti İstanbul milletvekili olarak TBMM'de bulundu. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kısa bir süre Yassıada'da yargılandı. Kayseri Kapalı Cezaevi'nde 16 ay tutuklu kaldıktan sonra serbest kaldı. Faruk Nafiz Çamlıbel, siyasete bir daha dönmeyerek son yıllarını Arnavutköy'de bulunan evinde geçirdi.

Faruk Nafiz Çamlıbel, 8 Kasım 1973'te İstanbul'da kalp yetmezliğinden öldü. 1973'te Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

Edebi Kişiliği

  • Beş Hececiler'in içinde en genç aynı zamanda en başarılı olanıdır.
  • Milli Edebiyat akımının taban bulmasıyla birlikte heceye yöneldi. Milli Edebiyat akımına verdiği güçle kendisinden sonra gelen kuşaktaki birçok kişiyi etkiledi.
  • "Sanat" şiiri Anadolu'yu ve Çamlıbel'in sanat anlayışını tarif edecek güzelliktedir. Bu şiir, memleketçi şiirin ilk bilinçli bildirisi kabul edilir. Faruk Nafiz Çamlıbel'in bireysel konulardan toplumsal konulara yöneldiğini gösteren şiiridir. Şiirde milli ve yerli sanatımız Batı'nın sanat zevkinden üstün görülmüş, Batı'yı taklit eden sanatçılar eleştirilmiştir.
  • "Folklor" ve "Halk Edebiyatı" Faruk Nafiz Çamlıbel'in sanatını süsleyen önemli unsurlardır.
  • Faruk Nafiz Çamlıbel, duygu ve düşünceyi birlikte işleyen realist ve romantik bir şairdir. Sanatının ilk devrelerinde yani İstanbul'dayken romantizmin; Anadolu'ya açıldıktan sonra realizmin etkisinde kalır.
  • Anadolu'yu gördükten sonra yazdığı şiirlerinde gözlem şiirlerinin en önemli öğesi olur.
  • Şiire aruz ölçüsüyle başlamış, aruz ölçüsünü tümüyle terk etmemiştir. "Şarkın Sultanları" ve "Gönülden Gönüle" şiirlerini aruzla yazmıştır. İlk şiirlerinde Cenap Şahabettin ve Yahya Kemal Beyatlı'nın etkisinde kaldı. Hece ölçüsüne yöneldiğinde ise özellikle hecenin 7+7 kalıbını tercih etmiştir.
  • Şiirlerinde Anadolu ve memleket sevgisini anlatmış, memleket edebiyatının felsefesini ortaya koymuştur.
  • Hasret, aşk, ölüm, tabiat, gurbet, ihtiras ve kahramanlık şiirlerindeki başlıca temaları oluşturur. Aşk ve sevda şairi olarak tanınan Çamlıbel'in ayrıca aşk, ayrılık ve gurbet temalarının işlendiği birçok şiiri bestelenmiştir.
  • Faruk Nafiz Çamlıbel'in en uzun şiiri olan "Han Duvarları", Anadolu'yu en güzel yansıtan şiirlerin başında gelir. Kayseri'den Ankara'ya giderken gördüklerinden yola çıkarak kaleme aldığı bu şiir, Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde büyük bir çığır açmıştır. Bu şiirle ilk kez Anadolu coğrafyası ve insanları romantizmden uzak, tüm gerçekliğiyle anlatılmıştır.
  • Faruk Nafiz Çamlıbel'in dili son derece yalın, akıcı ve gösterişsizdir. Dil anlayışında Genç Kalemler dergisinin izinde yürümüştür.
  • Behçet Kemal Çağlar ile birlikte Onuncu Yıl Marşı'nın sözlerini yazmıştır. Bu marşla, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesini ve hedeflerini anlatmıştır.
  • Şiirin yanında yurt ve ulus sevgisini işlediği ve toplumsal gerçekçiliğin önde olduğu oyunlar da yazdı.
  • "Yıldız Yağmuru", Faruk Nafiz Çamlıbel'in tek romanıdır. Romanda Çamlıbel, Şükufe Nihal'e olan aşkını anlatır.
  • Çamlıbel, Kurtuluş Savaşı'nı büyük bir heyecan ve coşku içinde karşılamış, Milli Mücadele ile ilgili duygularını "At" şiiriyle dile getirmiştir.
  • Türkçenin gelişmesine büyük katkı sağlayan Çamlıbel, Türkçeye olan sevgisini ve saygınlığını "Ana Dili" adlı dörtlüğünde haykırmıştır.
  • Faruk Nafiz Çamlıbel, şiirlerinde "Çam Deviren", "Akıllı Ozan", "Kalender" ve "Deli Ozan" gibi takma adlar kullanmıştır.
  • Oyun, manzum oyun türünde de eserler vermiştir. Manzum oyunlarında Türk destan ve efsanelerinden yararlanmış, tarihten beslenmiştir.


Eserleri

Şiir
Han Duvarları
Çoban Çeşmesi
Şarkın Sultanları
Bir Ömür Böyle Geçti
Gönülden Gönüle
Elimle Seçtiklerim
Suda Halkalar
Zindan Duvarları
Heyecan ve Sükûn

Tiyatro
Canavar
Özyurt
Akın
Kahraman

Roman
Yıldız Yağmuru

Faruk Nafiz Çamlıbel'in Şiirlerinden Örnekler

Örnek 1

HAN DUVARLARI

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı, 
Bir dakika araba yerinde durakladı.
 
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
 
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
 
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
 
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
 
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
 
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
 
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
 
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
 
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
 
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
 

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
 
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
 
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
 
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
 
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
 
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
 
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
 
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
 
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
 
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
 
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
 
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
 
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
 
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
 
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
 
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
 
Ara sıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
 
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan
 
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
 
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
 
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
 
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
 

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
 
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
 
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
 
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
 
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
 
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
 
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
 
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
 
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
 
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
 
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
 
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
 
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
 
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
 
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
 
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
 
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
 
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
 
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
 
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
 
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
 
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
 

Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
 
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
 
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
 
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
 
Ben garip çizgilere uğraşırken baş başa
 
Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
 

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
 
Baba ocağından yar kucağından
 
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
 
Huduttan hududa atılmışım ben"
 

Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
 
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
 
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
 
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
 
Araya gitti diye içlenme baharına,
 
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!..
 

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
 
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
 
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
 
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
 
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
 
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
 
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
 
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
 
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
 
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
 
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
 
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
 
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
 
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
 
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
 
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
 
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
 
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
 
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
 
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
 
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
 
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
 
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
 
Biz menzile vararak atları çektik hana.
 

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
 
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
 
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
 
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
 
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
 
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
 
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
 
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
 

"Gönlümü çekse de yârin hayali
 
Aşmaya kudretim yetmez cibali
 
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
 
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
 

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
 
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
 
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
 
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
 
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
 
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
 
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
 
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
 

"Garibim namıma Kerem diyorlar
 
Aslı'mı el almış haram diyorlar
 
Hastayım derdime verem diyorlar
 
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
 

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
 
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
 
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
 
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
 
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
 
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
 

Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
 
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
 
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
 
Dedi:
 
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
 
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
 
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
 
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara
 haberi. 

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
 
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
 
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
 
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
 
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
 
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
 
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL


Örnek 2

ÇOBAN ÇEŞMESİ

Derinden derine ırmaklar ağlar,   
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,   
Ey suyun sesinden anlayan bağlar,   
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.   
       
"Gönlünü Şirin'in aşkı sarınca   
Yol almış hayatın ufuklarınca,   
O hızla dağları Ferhat yarınca   
Başlamış akmağa çoban çeşmesi..."   
       
O zaman başından aşkındı derdi,   
Mermeri oyardı, taşı delerdi.   
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.   
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.   
       
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,   
Kerem'in sazına cevap veren bu,   
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...   
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.   
       
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,   
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,       
Ateşten kızaran bir gül arar da,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,   
       
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,   
Tarihe karıştı eski sevdalar.   
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,   
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...   

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL


Örnek 3


SANAT 

Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
 
Bizim diyarımızda bin bir baharı saklar!
 
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek
 
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar
 

Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
 
Gezersin kırk asırlık mabedin içini
 
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
 
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini
 

Sen raksına dalarken için titrer derinden
 
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin
 
Bizimde kalbimizi kımıldatır derinden
 
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin
 

Fırtınayı andıran orkestra sesleri
 
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,
 
Istırap çekenlerin acıklı nefesleri
 
Bizde geçer en yanık bir musiki yerine
 

Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun
 
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini,
 
Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun
 
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini...
 

Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken
 
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz
 
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
 
Sana uğurlar olsun... ayrılıyor yolumuz
 

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

Örnek 4

AT

Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa anlatın;
Ram etmek isteyenler o mağrur, asil atın
Beyhudedir, her uzvuna bir halka bulsa da;
Boştur, köpüklü ağzına gemler vurulsa da…
Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!
Son şanlı mâcerâsını tarihe anlatın:
Zincir içinde bağlı duran kahraman atın
Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor
Asrın baş eğdi sandığı at şâha kalkıyor!

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL


Örnek 5

ANA DİLİ

"Hangi sözlerle ninem gönlünü açmışsa bana,
Ben o sözlerle gönül vermedeyim sevgilime.
Sözlerim ninni kadar duygulu olmak yaraşır,
Bağlıdır çünkü dilim gönlüme, gönlüm dilime."

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder