Portre

PORTRE

Bir kişiyi karakteristik özellikleriyle okuyucu kitlesine tanıtmak amacıyla yazılan edebi yazılara portre denir. Portrede gözlem esastır. Portre, roman, öykü, anı, gezi yazısı, biyografi ve otobiyografi türlerinin içinde yer alabilir. Kısacası portre, hem edebi türler içerisinde hem de bağımsız olabilir. Edebi türlerde portreye başvurmanın nedeni canlandırmayla kalıcılığı yakalamaktır. Özellikle roman türünde kahramanlar okuyucunun zihninde yer edinecek şekilde canlandırılır. Kahramanların hem fiziki hem de ruhi durumları ayrıntılı bir gözlem gücüyle tasvir edilir. Portreler, fiziki portre ve ruhi portre olmak üzere ikiye ayrılır. Edebi eserlerde fiziki portre ve ruhi portreler iç içe olabilir.

Portre Türleri

1. Fiziksel Portre: Kişilerin dış görünüşlerinin anlatıldığı portrelerdir. Bu portrelerde kişilerin boyu, bedeni, yüzü, giyim-kuşamı anlatılır. Ayırıcı sıfatlarla farklı yönler ön plana çıkarılır. Fiziksel portrelerde nesnellik esas alınır. Kişiler tarafsız bir şekilde tasvir edilir. Yazarın gerçeklikten uzaklaştığı fiziksel portreler inandırıcılığını yitirir.

2. Ruhsal Portre: Bir kişinin iç dünyasını, alışkanlıklarını, duygularını, tutum ve davranışlarını tasvir etmeye ruhsal veya ruhi portre denir. Bir kişinin ruhsal portresini tasvir etmek fiziki portresi kadar kolay değildir. Öncelikle bir zaman dilimini o kişiyle geçirmek, onu tanımak gerekir. İyi bir gözlemle onun hobi ve fobilerini, üzüntü ve sevinç kaynaklarını, kırılganlıklarını, insan ve doğa sevgisini kısacası onun karakterini öğrenmeliyiz. Bütün bunlar öğrenildikten sonra sağlıklı bir ruhsal portre ortaya çıkar. Sadece üçüncü şahısların bilgileri ve kulaktan dolma bilgilerle sağlıklı bir ruhsal portre ortaya çıkarılamaz. Portrenin etkililiği ve inandırıcılığı tasvir edilen kişinin sözlerine de yer verilerek sağlanabilir.

Portre Örnekleri

Örnek 1

NAMIK KEMAL

Namık Kemal, gayet büyük yuvarlak başlı, pek yüksek alınlı, pembe çehreli, hiddetlendikçe çatılır az eğri kaşlı, koyu elâ gözlü, irice burunlu, fevkalâde güzel ağızlı, kırk yaşından sonra siyah denecek kadar koyulaşmış uzunca, kumral sa­kallı, kısaya mail orta boylu, şişmanca, omuzları geniş, elleri ayakları küçük bir insandı.
Burnunun sağ tarafında attan düştüğü zaman hasıl olan yaradan kalma bir çiz­gi vardı. Pek nâdir hiddetlenir fakat şiddeti uzun sürerdi. Simasındaki ilahi cazi­beyi tasvirden âcizim. O ulvî simada pek çok mânâlar dolaşırdı.
Hele gözleri, mükemmel bir insan fıtratının en güzel ma'kesiydi. Şimdi şim­şekler fırlatır, şimdi tebessümlerle dolar, derken hazin hazin ruha işler. Her daki­ka, her saniye ulvî, ümitli, emin, mahzun düşünceli, hâkim, ilâhi mânâlar arz eden cevval bir nur...
Onu her gören meftun, bütün vicdaniyle hürmetkâr olurdu. Kendisini tanıyan­lardan bu hakikati itiraf etmeyen tek kimse yoktu.
Bu fevkalâdeliğiyle beraber gayet sade idi. Süs, lüks denilebilecek hiçbir hâli­ni bilmiyorum. Pek sade giyinir, saatine altın kordon takmayacak kadar ziynet eş­yasından nefret eder, kolonyadan başka koku sürünmezdi.
Asla işlemeli gömlekler, mendiller kullanmaz, altın başlı bastonları eline al­maz hele paradan iyice tiksinirdi.
Ali Ekrem Bolayır

Örnek 2
ATATÜRK
Gördüğüm fotoğraflara göre, biraz şişman, biraz yorgun, biraz hatları kalınlaşmış bir bedenle karşılaşacağımı sanırken, kapıdan bir ışık dalgası halinde giren toplu bir kuvvet ve hayat kaynağı ile birden gözlerim kamaştı: Bebekleri en garip ve esrarlı madenlerden yapılma bir çift gözün mavi, sarı, yeşil ışıklarla aydınlattığı asabî bir çehre. Yüzde, alında, ellerde bir sağlık ve bahar rengi. Düzgün taranmış, eksiksiz, sarı genç saçlar. Bütün zemberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş, taptaze bir uzviyet.

Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi gibi ilâhlarınki gibi yıpranmış bir başın hiç bir izini taşımıyor. Alevden coşkun bir nehir halinde, eski tarihin bütün yıkıntılarını süpüren ve yeni bir cihanın kuruluşuna yol açan fikirler kaynağı o baş bir yanardağ tepesi gibi, taşıdığı ateşe kayıtsız, mavi gök altında sessiz ve gülümseyerek duruyor.

Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan, fırtınalardan ve etrafına döktüğü feyizli sellerden yegâne müteessir olmayan, meğer O'nun genç başı imiş. O günün benim için en büyük nimeti, o efsanevî başı, yakından görmem olmuştur.

Ahmet Haşim

Örnek 3

ATATÜRK
Atatürk, her şart içinde kendisini empoze edenlerdendi. bakışında, jestlerinde, ellerinin hareketinde, kımıldanışlarında ve yüzünün çizgilerinde bütün bir dinamizm vardı. Bu dinamizm etrafını bir çeşit sessiz sarsıntı ile dolduruyordu. öyle ki birkaç dakikalık bir konuşmadan sonra bu mütevazi ve rahat adamın, bu öğreticinin anında bir uçtan öbür uca geçebileceğini, mesela en rahat ve kahkahalı bir sohbeti keserek en çetin bir kararı verebileceğini ve daha gücü bu kararı verdikten sonra yine aynı noktaya döneceğini düşünebilirsiniz. en iyisi istim üzerinde bir harp gemisi gibi çevik, harekete hazır bir dinamizm diyelim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder