Manzume

MANZUME

Sözlük anlamı "sistem, dizge"dir. Ölçü ve uyağın yer aldığı, çağrışım, çok anlamlılık, yoğunluk ve güzellik unsurlarının oldukça zayıf olduğu dizelere manzume denir. Özellikle düzyazı ile dile getirilecek olay başta olmak üzere olgu veya kavramların ahenkli bir şekilde anlatıldığı metinler manzume olarak adlandırılır.
Manzumeler; duygu ve heyecan açısından yetersizdir. Manzumelerden sanat değeri taşıyan, kişileri heyecanlandıran ve estetik duyguların ön plana çıkmış olanlarına şiir denir. Manzumeler, daha çok öğretici konuları kapsar. Manzumelerde daha çok beyit ve dörtlük nazım biçimi kullanılır.

Dizelerle yazılmış olan her şey manzume olabilir, ama şiir olamaz. Nazımla ortaya çıkan kısa anlatımlı ürünlere manzume, uzun anlatımlara da manzum eser denir. Manzumeyi daha iyi anlayabilmek için manzum hikâyelerin özelliklerini bilmek gerekir.

Manzum Hikâyelerin Özellikleri

  • Manzum hikâyeler, eğitici ve öğretici tarafı ağır basan hikâyelerdir.
  • Manzum hikâyelerde toplumu ilgilendiren olaylar işlenir.
  • Ölçü ve uyak, manzum hikâyelerde önemli unsurlar olarak karşımıza çıkar.
  • Manzum hikâyeler, bir olay örgüsü (serim, düğüm, çözüm) etrafında oluşur.
  • Oldukça uzun metinlerden oluşan manzum hikâyelerde düz anlatım ve yalınlık esastır.
  • Birer edebi metin olan manzum hikâyelerde öğüt verme ön plandadır.
  • Manzum hikâyelerde öncelikle çevre sonrasında da kişiler tasvir edilir. Kişilerin tasvir edilmesinden sonra olay anlatımına geçilir.
  • Manzum hikâyelerde anlatılan olayda konu sınırlaması yoktur. Her olay işlenebilir.
  • Manzum hikâyeler öykü türüne çok fazla benzemektedir, öykülerden tek farkı şiir biçiminde yazılmış olmalarıdır. Öyküde esas unsurlar olan yer, zaman, kişi ve olay manzum hikâyede de bulunur. Hatta manzum hikâye "şiir biçiminde hikâye yazmak" şeklinde de tanımlanmıştır.
  • İlk adımlarını Recaizade Mahmut Ekrem'in attığı manzum hikâyeler, Tanzimat edebiyatıyla edebiyatımıza girmiştir. Servetifünun edebiyatıyla da önemli bir tür haline gelmiştir.
  • Türk edebiyatında bu türün en büyük temsilcileri Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy'dur.
  • Manzum hikâyelere Hasta Çocuk (Tevfik Fikret), Küfe, Seyfi Baba, Mahalle Kahvesi, Hasta (Mehmet Akif Ersoy), Nazar (Yahya Kemal Beyatlı) örnek verilebilir.

Manzume ile İlgili Örnekler

Örnek 1

HASTA ÇOCUK

-    Bugün biraz daha rahattı, çok şükür...
-    Elbet;
Geçer, bu korkulacak şey değil.
-    Fakat nevbet
Zavallı yavrucağın hâlini harâb ediyor:
Vücûdu ateş içinde, dalıp dalıp gidiyor.
İlâçların da mı te'siri kalmamış acabâ?
Sekiz gün oldu...
-    Merak etmeyin hanım, hummâ…
-    Hayır, Hudâ'ya emanet, neden merak edeyim? 
Fakat kuzum, ne kadar olsa ben de vâlideyim!
Geçer bu korkulacak şey değil.
-    Fakat nöbet
Zavallı yavrucağın hâlini harab ediyor 
Vücudu ateş içinde dalıp dalıp gidiyor 
İlaçların da mı etkisi kalmamış acaba?
Sekiz gün oldu...
-    Merak etmeyin hanım, sıtma
-    Hayır, Allah'a emanet, neden merak edeyim? 
Fakat kuzum, ne kadar olsa ben de anneyim

Çocuk açılmayacak belki uykusundan hiç 
- Sakın hanım, bu kötü duyguya etmeyin itibar

Çocuk, o şimdi kuvvetli bir delikanlı; fakat anne 
Zavallı, üstüne hâlâ çocuk gibi titrer

Çocuk açılmayacak belki uykusundan hîç...
- Sakın hanım, bu fenâ hissi etmeyin terviç;
Çocuk, o şimdi kavî bir civân; fakat mâder,
Zavallı, üstüne hâlâ çocuk gibi titrer.
Tevfik Fikret

Örnek 2


SEYFİ BABA
Geçen akşam eve geldim. Dediler:
- Seyfi Baba
Hastalanmış, yatıyormuş.
- Nesi varmış acaba?
- Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
- Keşki ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah!
Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol!
Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol
Hem uzun, hem de bataktır...
- Daha a'lâ, kalınız
Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.
Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde.
Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak;
'Gel! ' diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.
Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
Boğuyordum! müteveffâyı bütün âferine.
Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;
Fenerim başladı etrâfını tektük hisse.
Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...
Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
Kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara;
Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
Kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar;
Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, uryan,
Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;
Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;
O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;
Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kaatil...
Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
Bana göstermeli bir kerre... Niçin? Belli değil!
Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,
Hatm-i enfâs edivermez mi hemen 'cız!' diyerek?
O zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkiyle
Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...
Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi.
Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
Geçiyor... Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,
Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten.
Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu.
Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.
Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
Açıversem... İyi amma kapı zâten aralık...
Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık
Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.
Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:
- Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...
Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.
Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.
Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne!
O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,
Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:
O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!
Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba.
- Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık, şunu, bir...
- Sen otur, ben ararım...
- Olsa içerdik, iyidir...
Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,
Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.
- Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
- Mehmed Ağa'nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktamıyayım... Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;
Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç.
Ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
- Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.
İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına...
Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.
Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!

Mehmet Akif Ersoy


Manzume ve Şiir Arasındaki Farklar

  • Şiirde duygu, imge çağrışım ön plandayken manzumelerde toplumsal konular, olaylar dolayısıyla öğreticilik (didaktiklik) ön plandadır.
  • Şiirlerde olay örgüsü söz konusu değilken manzumelerin bir olay örgüsü vardır.
  • Şiirlerde anlatılanlar düzyazıya çevrildiğinde anlam tamamen kaybolur. Hatta şiir, düzyazıya çevrilemez, denilir. Manzumede anlatılanlar bir şekilde düzyazı şeklinde de ifade edilebilir.
  • Şiirde sözcüklerin yan, mecaz anlamları ön plandayken manzumede sözcüklerin gerçek anlamı ön plandadır.
  • Her şiir aynı zamanda bir manzumedir fakat her manzume şiir olamaz. Şiir olabilmesi için manzumenin imgeli olması etkileyicilik vb. özellikler taşıması gerekir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder