Makale

MAKALE 

Herhangi bir konuda okuyucuya bilgi vermek, bir gerçeği açıklamak ya da bazı bilgiler çerçevesinde bir düşünceyi savunmak amacıyla yazılan düzyazı türüne makale denir. Gazete ile birlikte doğmuş bir yazı türü olan makale Tanzimat Dönemi'nde Türk edebiyatına girmiş bir türdür.

  • Fikir yazıları olan makalelerde bir tezi savunmak esastır. 
  • Makalede asıl amaç bilgi vermektir.
  • Makaleler edebi, sosyal, sağlık, felsefe, sanat, din, teknik, bilim vb. her konuda yazılabilir.
  • Makaleler, konunun uzmanları tarafından kaleme alınır.
  • Makalelerde ileri sürülen görüş veya düşüncede deliller gösterilir, bunları ispatlama amacı güdülür. Bilgi, belge ve araştırma verilerinden yararlanılarak kanıtlama yoluna gidilir.
  • Makalelerde, bilimsel nitelik esastır. Nesnel verilerden yararlanır. .
  • Makalede mecazlı, süslü, dolambaçlı anlatım ile konuşma dili havasından kaçınılır. Ciddi, ağırbaşlı, yalın, pürüzsüz, açık ve anlaşılır anlatım esas alınır.
  • Makalede amaç bilgi vermek olduğundan yazar açıklayıcı ve tartışmacı anlatım biçimlerini kullanır. Konunun önemini kavratabilme açısından örnekleme, karşılaştırma, tanık göstermeden de faydalanılır.
  • Makalelerde somut özellikler ön plandadır.
  • Makaleler, düşünsel bir planla kaleme alınır.
  • Makalelerde "tutarlılık" önemli bir özelliktir. Düşüncelerin baştan sona aynı doğrultuda ve birbirleriyle çelişmeyen ifadeler içermesi gerekir.
  • Makaleler, nesnel bir bakış açısıyla ve resmî bir üslupla kaleme alınır.
  • Makaleler, yazıldıktan sonra bir araya getirilip makale kitapları halinde yayımlanabilir.
  • Makaleler gazete ve dergi makaleleri olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkar. Gazete makalelerinde genellikle günlük siyasi, toplumsal sorunlar ele alınır. Dergi makaleleri ise akademik konulardan oluştuğu için daha çok uzmanlık gerektirir. Bilimsel bulgu ve terimler bu makalelerde daha çok yer alır. 
  • Edebiyat, dil, sanatsal özelliği ön planda olan makaleler edebi makale; ekonomi, tıp, sosyoloji gibi bilime dayalı meslekleri dile getiren makaleler de mesleki makaleler olarak adlandırılır.
  • Makaleler köşe yazılarındandır. Gazetelerin ilk sayfalarında yer alan ve genellikle aynı kişi tarafından kaleme alınan makaleye başmakale denir. Bu yazıyı yazan kişiye de başyazar denir.
  • Şinasi'nin "Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi" ilk makale örneği sayılır.

Makalede Plan
Makaleler, giriş, gelişme ve sonuç olmak üzere üç bölümden oluşur.

Giriş Bölümü: Makalede anlatılacak sav, görüş yazının girişinde dile getirilir. Makalenin en kısa bölümü olup bir veya iki paragraftan oluşur. İyi bir makale yazmak her zaman giriş bölümünden geçer. Giriş bölümü, açık, anlaşılır ve ilgi çekici olmalıdır. Okuyucu makalenin giriş bölümüne bakıp karar verir. İlgi çekici, akıcı makaleler sonuna kadar okunur. 

Gelişme Bölümü: Giriş bölümünde öne sürülen konunun açıklandığı, belge, veri ve tezlerin ortaya konulduğu, çeşitli delillerle, verilerle makalenin ispatlanma yoluna gidildiği bölümdür. Makalenin en uzun dolayısıyla en ayrıntılı bölümüdür. Gelişme bölümünün giriş bölümüyle tutarlı olması gerekir. Makalenin adeta gövdesi sayılan gelişme bölümünde yazar, inandırıcılığı arttırmak için sürekli olarak tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, sayısal verilerden yararlanma ve örnekleme tekniklerine başvurur.

Sonuç  Bölümü: Makalenin özetlendiği bölümdür.  Giriş ve gelişme bölümünde dile getirilenler net, kısa ve açık cümlelerle burada bir sonuca bağlanır. Sonuç bölümü değerlendirmenin yapıldığı, önerilerin yer aldığı bölümdür. Kısacası yazar, eldeki veri ve kanıtlardan yola çıkarak bir değerlendirmede bulunup önerilerle makaleyi sonlandırır.

Makale ile  Deneme Arasındaki  Fark
  • Denemede kişisel görüşler ön planda olduğu için öznellik; makalede ise nesnellik esastır.
  • Denemede yazar bilgileri kanıtlamak, bir teze dayandırmak zorunda değildir. Makale ise bilimsel verilere, anketlere, araştırma sonuçlarına dayanır.
  • Denemede yazar bilgilerine gem vurmak zorunda değildir. İçinden geldiği gibi yazar; makaleler ise nesnel bir bakış açısı ve resmi bir üslupla yazılır.
  • Makalede mecazlı, süslü, dolambaçlı anlatım ile konuşma dili havasından kaçınılır. Ciddi, ağırbaşlı, yalın, pürüzsüz, açık ve anlaşılır bir anlatım esas alınır. Denemede ise samimi bir anlatım esastır. 
  • Makale bilimsel, denemeler sanatsal yapıtlar içerisinde değerlendirilir.
  • Makalelerde somut; denemelerde, soyut kavramlar ön plandadır.

Makale ile Sohbet Arasındaki Fark

  • Makalede konu, her açıdan, ayrıntılı bir şekilde; sohbet türünde ise konu ayrıntılara girilmeden yüzeysel bir şekilde işlenir.
  • Makalelerde konuyu ispatlamak esasken sohbette ise ispat zorunluluğu bulunmaz.
  • Makalelerde bilimsel, ağırbaşlı nesnel bir anlatım; sohbette samimi, içten bir anlatım esastır.
  • Makale yazıları araştırma, ön hazırlık, veri ve kanıtlara dayanırken sohbet türünde ise herhangi bir araştırma, veri söz konusu değildir.

Makale ile Fıkra Arasındaki Fark

  • Makale yazıları bilimsel özellikler taşıyan yazılar olmasına karşın fıkra yazıları kişisel görüşleri içeren yazılardır.
  • Makalede yazar işlediği konuyu ispatlamak zorundadır; fıkrada ise yazarın konuyu ispatlama zorunluluğu bulunmaz.
  • Makale, ciddi, ağırbaşlı, resmi bir dil ve anlatımla oluşturulurken fıkra türünde samimi ve içten bir anlatım ön plana çıkar.
  • Makale yazılarında nesnellik; fıkra yazılarında ise öznellik ön plandadır.

Türk Edebiyatında Makale

Makale türü Tanzimat Dönemi'yle edebiyatımıza giren bir türdür. İlk örnekleri de bu dönemde görülür. İlk makale de, Şinasi ve Agâh Efendi'nin birlikte çıkardıkları Tercümanı Ahval gazetesinde yayımlanan "Mukaddime" adlı makaledir. Bir ön söz niteliğinde olan bu makale günümüz anlamındaki makalenin tüm özelliklerini içermez. Şinasi halka ulaşmakta her zaman için makaleyi aracı kılmıştır. Ele aldığı konuları hep makaleler aracılığıyla dile getirmiştir. Bu ilk dönemde Şinasi'den başka Namık Kemal, Ziya Paşa, Şemsettin Sami, Muallim Naci, Beşir Fuat, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Fuat Köprülü, Ahmet Mithat Efendi, Süleyman Nazif makale türünde önemli çalışmalar yapmışlardır.

Gerek Tanzimat Dönemi'nde gerekse Servetifünun ve Fecriati edebiyatları dönemlerindeki makaleler gerçek makale olmaktan oldukça uzak makalelerdir. Milli Edebiyat ve özellikle de Cumhuriyet Dönemi'yle birlikte makale asıl kimliğine kavuşur ve birçok kişi tarafından dergi ve gazetelerde makaleler neşredilmeye başlanır.

Bu dönemlerde Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ziya Gökalp, Refik Halit Karay, Falih Rıfkı Atay, Peyami Safa, Halit Fahri Ozansoy makale türünde Türk edebiyatında önemli yazılar kaleme almışlardır.

Türk edebiyatında önemli makale ve yazarları:

Yahya Kemal Beyatlı: Aziz İstanbul, Eğil Dağlar
Yaşar Nabi Nayır: Edebiyatımızın Bugünkü Meseleleri
Hasan Ali Yücel: İyi Vatandaş İyi İnsan
Ahmet Hamdi Tanpınar: Edebiyat Üzerine Makaleler
Mehmet Kaplan: Büyük Türkiye Rüyası, Kültür ve Dil, Nesillerin Ruhu

Makale ile İlgili Örnekler

Örnek 1

KÜLTÜR VE DİL
-Sadeleştirilmiştir.-
Ziya Gökalp, dili kültürün temel öğesi sayar. O, bu görüşünde haklıdır. Çünkü dil, duygu ve düşüncenin adeta kabıdır. Bir ulusun bütün duygu ve düşünce hazinesi, dil kabına veya ka­lıbına dökülür ve bu dil kabı ile yerden yere, kuşaktan kuşağa aktarılır. Yazı, dilin sesini kay­deden bir araç olarak dilin bir parçasıdır fakat kültür, söz ile de bir ulus arasına yayılır.
Dil kültürün temeli olduğuna göre, bir ulusun dil ile ifade ettiği sözlü, yazılı her şey kül­tür kavramına girer. Sabahtan akşama kadar evde, sokakta, çarşıda, iş yerinde konuşan halk, far­kında olmadan dil tarlasını eker, biçer. Dilin duygu ve düşünce ile dolmasının nedeni, günlük yaşama çok yakın olmasıdır.
Aslında dili yaratan yaşam, daha doğrusu toplumsal yaşamdır. Anne çocuğuna bir oyun­cak verir: "Bak sana otomobil getirdim." der. Böylece çocuk, oyuncak otomobil ile beraber "otomobil" sözcüğünü öğrenir.
Dil deyince, konuşulan yazılan bütün sözcük ve cümleleri anlamak gerekir. Halk günlük yaşamında sözcükleri köklerine göre ayırmaz. Onu ilgilendiren, sözcüklerin anlamı, işe yaramasıdır. Bir bakkal dükkânında on dakika oturup halkı dinleyerek hangi sözcükleri kullandığı­nı saptayabilirsiniz.
İlle öztürkçe yazılmamış, "normal", "tabii" yazılı bir üründe, bir gazete veya kitapta da bu işi yapabilirsiniz. "Normal" ve "tabii" konuşan halk gibi, "normal" ve "tabii" yazan bir yazar da sözcüklerin kökenine değil, anlamına, ayırtısına ve işe yararlılığına önem verir.
Her ulus dilini ve kültürünü yüzyıllar boyunca yoğurur. Bu esnada o, akan bir nehir gibi, içinden geçtiği her topraktan bazı öğeler alır. Her uygar ulusun konuşma ve yazı dili, karşılaş­tığı uygarlıklardan alınan sözcük ve deyimlerle doludur. Bu bakımdan her ulusun dili, o ulusun çağlar boyunca yaşadığı tarihin sanki bir özetidir. Dile bu gözle bakılırsa anlam kazanır. 
Batılı dil bilginleri, filologlar yazılı veya sözlü kültür eserlerini incelerken, bir arkeolog gibi hareket ederler. Bir çeşit "dil arkeolojisi" yaparlar. İlkin inceledikleri metnin tarihini sap­tamaya çalışırlar. Çünkü her metin dil tarihinin bir kesitini verir. O kesitte, yerli, yabancı ayırmaksızın yazılışı, söylenişi, anlamı dikkatle saptanır. Çünkü en küçük bir işaret, bir ses değiş­mesi, o sözcük hatta bütün metnin anlamını değiştirebilir. Eğer Sümerce bir metinde Tanrı ve at sözcükleri Türkçe Tanrı ve at anlamlarına geliyorsa, bu, bütün insanlık tarihine yeni bir göz­le bakmayı gerektirir. Bundan dolayı dil bilginleri, filologlar eski metinleri incelerken kılı kırk yararlar. Sözcüklerin kökenleri onları dil ve kültür tarihi bakımından ilgilendirir. Göktürk harf­leriyle yazılmış bir mezar taşında görülen Çince, Hintçe bir sözcük, dil ve kültür tarihi bakımın­dan önemli bir anlam taşır. Türklere ait eski metinlerde sade Türkçe sözcüklere önem vererek, yabancıları bir kenara atmak hem kültür kavramına, hem de ilmî düşünceye aykırıdır. Dili bir ulusun uygarlık tarihinin aynası olarak inceleyenler, onda pek çok şey görürler. 
Dil ile tarih ve kültür arasındaki ilgiyi bilen bir kimse dili tek başına almaz. Çünkü dilde her sözcüğün yazılış, ses, biçim ve anlamını tayin eden tarih ve kültürdür. Yunus Emre’nin şiirlerinin dilini, yazıldığı dönem ve çevreden ayrı ele alamazsınız. Çünkü o ağacın kökleri gelenek ile beraber, yetiştiği topraklara sımsıkı bağlıdır. Bu da gösterir ki filolog sadece dilci değil, geniş kültürlü, kafası dil gibi yaşamın bütün olanaklarına açık bir insan olmalıdır.
Mehmet KAPLAN (Kültür ve Dil)

Örnek 2
NESİLLERİN RUHU                                              

Fertlerin nasıl birbirinden ayrı bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları varsa, nesillerin de kendilerine has, önceki ve sonraki nesillerinkine benzemeyen bir duyma, düşünme ve hareket etme tarzları vardır.

Aynı içtimaî, siyasî ve iktisadî şartlar altında yaşayan, aynı çeşit terbiye müesseselerinde yetişen, aynı endişe ve meselelerle meşgul olan ve aşağı yukarı aynı yaşta bulunan insan toplulukları arasında müşterek bir ruhun teşekkül etmesi gayet tabiî bir hadisedir.

Milletlerin tarihî hayatında nesiller, büyük fertlerden daha mühim rol oynarlar; zira devirlere şekil ve renk veren esas kitleyi onlar teşkil ederler.
Hatta sivrilmiş şahsiyetlerin kendi nesillerinden tamamıyla ayrı varlıklar değil, bilâkis onları en iyi surette temsil ve ifade eden kabiliyet ve dehâ sahibi insanlar olduğu iddia olunabilir. Bu müstesna fertleri bize tek ve yüksek gösteren şey, onlardaki ifade ve temsil kudreti ile beraber, kendilerine uzak mesafelerden bakmamızdır. Yakınlarına vardığımız, içlerinde bulundukları muhiti teşkil ettiğimiz zaman, etraflarında onlara benzer küçük çapta bir yığın insan ve insancık buluruz.

Devri anlamak için, mutlaka nesli toptan göz önünde bulundurmak lâzım gelir. Burada Tanzimat'tan bugüne kadar gelmiş geçmiş nesilleri hatırlayarak karakterlerini tespite çalışacağız. Nesiller umumiyetle tez, antitez, yükselen ve inen dalgalar şeklinde gelişirler. Böyle oluş, mukayese yoluyla onlardan her birini vazıh surette anlamağa elverişlidir.

1860-1876 yılları arasında faaliyette bulunan Namık Kemâl-Ziya Paşa nesline mensup olanlar, devlet kalemlerinde yetişmişlerdir. Bundan dolayı çok hayatî ve siyasî bir karakter taşırlar. Terbiyeleri yarıdan çok şarklı ve muhafazakârdır. Yabancı dillerini ve kitaplarını ömürlerinin yarısından sonra öğrenirler. Bundan dolayı ruhlarında kuvvetli bir Şark-Garp mücadelesi vardır. Dindar ve tarihe bağlı oldukları için Garp'a kendilerini fazla kaptırmaz ve ezilmezler. Müteakip nesillerde bir hastalık halini alan aşağılık kompleksi bunlarda hemen hemen yoktur. Büyük ideallere sahiptirler ve kahramandırlar. Müşterek birkaç ana fikir etrafında birleşirler. Bunların içinde en mühimi Meşrutiyet'in ilânı, yani Saray'a ve Bâbıâli'ye karşı parlamentonun kurulmasıdır.

Onları bu dâvaya sevk eden âmil, bazılarının zannettiği gibi, sadece Fransız ihtilâlinden, o sıralarda Avrupa'ya yayılmış hürriyet fikirlerinden ilham almaları, basit bir taklit arzusu değildir. Cemiyetin içinde bulunduğu şartları ve yükselmesi için lâzım gelen müesseseleri anlamışlardır.

Mesele şöyle hülâsa olunabilir: Eskiden Osmanlı cemiyetinde mahiyet itibarıyla birbirine zıt, icabında birbirini kontrol ve idare eden üç kuvvetli müessese vardı. Saray, Yeniçeri Ocağı ve Medrese. On altıncı asra kadar muvazeneli ve sıhhatli birer kuvvet merkezi olan bu Orta Çağ müesseseleri on yedinci asırdan itibaren bozulmağa başlar. İlkin, devrine göre büyük bir adalet ve bilgi kaynağı olan medrese yıkılır, Ordu ile saray karşı karşıya kalır. Muvazene bozulduğu için tahakküm mücadelesi başlar. Ordu saraya sözünü geçirmek için birçok isyanlar çıkarır. Saray bundan bizar olur ve Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmayı düşünür. III. Selim kendi emrinde yeni bir ordu kurmaya teşebbüs ederse de muvaffak olamaz. II. Mahmud bu işi başarır. Yeniçeri Ocağı tarihten silinir. Bu suretle Saray memleketin mukadderatına tek başına hâkim olur. Artık onu içerden kontrol ve ikaz edecek hiçbir kuvvet, hiçbir müessese yoktur. Yalnız Avrupa devletleri, Hıristiyan reâyâyı korumak maksadıyla Saray üzerinde baskı yaparlar. Bu devir, devletimizde dahilî muvazene kuvvetlerinin ortadan kalkması, Avrupa kontrol ve müdahalesinin başlaması devridir, Abdülmecit devrinde, saraya karşı kısmen mukavemetli olan, Avrupalı fikirlerle mücehhez ve yabancı kuvvetlere sırtını dayayan bir Bâbıâli teşekkül eder.


1860 nesli işte bu şartlar altında ortaya çıkar. Saraya ve Bâbıâli'ye karşı bir cephe teşkiline çalışır. Parlâmentoyu istemesi de bundan ileri gelir.
…  
Prof. Dr. Mehmet Kaplan

(Alıntı yapılmıştır)

Örnek 3

İKLİM TAHMİNLERİ VE KÜRESEL ISINMA

Çağımızın en önemli sorunlarından biri küresel ısınma. Dünya üzerindeki canlı yaşamını tehdit eden bu sorunun kaynağının atmosfere aşırı miktarda salınan sera gazları olduğu biliniyor. Bu sorunun çözülebilmesi için gerekli adımların atılmasının yanı sıra sorunun gelecekte nasıl bir hal alabileceğini tahmin edebilmek de önemli. Bu amaçla dünyanın dört bir tarafından pek çok araştırma grubu iklim tahminleri üzerine çalışmalar yapıyor. Fakat tahminlerde kullanılan bilgisayar programlarının istenildiği kadar başarılı sonuçlar verdiği söylenemez. Birkaç gün gibi kısa süreler için oldukça başarılı tahminler yapılabilen hava durumlarının aksine iklim tahminleri için kısa süreler olan birkaç yıllık dönemlerde bile iyi tahminler yapılamıyor. Örneğin İngiltere Exeter'deki Hadley Merkezi'nde görev yapan araştırmacılar, 2007'de on yıllık bir çalışmanın sonucu olan iklim tahminlerini yayımladı. Araştırmacılar küresel ısınmanın birkaç yıl için yavaşlayacağını daha sonra ise büyük bir ivme kazanacağını tahmin etmişti. Fakat tahminlerinin aksine küresel ısınma ivme kazanmadı. Öncelikle küresel ısınmanın tahminlerin aksine ivme kazanmamış olmasının sorunu ortadan kaldırmadığını belirtelim. Dünya ısınmaya devam ediyor. Dünya üzerinde kaydedilen en sıcak on yılın tamamı 1998'den sonra yaşandı. Isınma hızının daha önce öngörülenlerden yavaş olması sadece sorunu çözmek için biraz daha fazla zamanımızın olacağını gösteriyor. Peki, küresel ısınma neden beklenenden daha yavaş gerçekleşiyor ve daha başarılı iklim tahminleri nasıl yapılabilir? Küresel ısınmanın neden yavaşladığı hakkında çeşitli görüşler var. Öncelikle Güneş’te meydana gelen etkinliklerde yaşanan durgunluk sebebiyle Dünya'ya daha az enerji geliyor olabilir. Bunun yanı sıra, gelişen endüstrinin oluşturduğu kirlilik Güneş'ten gelen fakat uzaya geri yansıyan ışığın miktarını artırmış olabilir. Bu görüşlerin her ikisi de küresel ısınmadaki yavaşlamayı Dünya'ya daha az enerji gelmesine bağlıyor. Fakat Dünya'ya gelen enerjide bir azalma olmadan da bir açıklama yapmak mümkün olabilir. Okyanusların beklenenden çok daha fazla ısıyı soğurması kuvvetli bir ihtimal. Son zamanlarda yapılan bazı bilimsel araştırmalarda, bilinenden daha fazla ısının okyanusların derinliklerine yayıldığına dair sonuçlar elde edildi. Küresel ısınmanın yavaşlaması konusuna bir açıklama getirmeye çalışan bazı araştırmacılar ise sera gazlarının etkisinin beklenenden daha az olduğunu iddia ediyor. Daha önceki tahminlerde atmosferdeki karbondioksit miktarının iki katına çıkması halinde Dünya'nın en az 3°C ısınacağı düşünülüyordu. ABD, Urbana-Champaign'deki Illinois Üniversitesi'nde görev yapan araştırmacılar ise atmosferdeki karbondioksit miktarının iki katına çıkması halinde Dünya'daki ısınmanın en fazla 2°C olacağını tahmin etti. Fakat çok sayıda bilim insanı bu görüşe karşı çıkıyor. Peki, bilgisayar programları iklim değişikliklerini tahmin etme konusunda neden başarısız oluyor? Bunun en önemli sebebi aslında fiziksel problemleri modellemekte kullanılan, hemen hemen tüm bilgisayar programlarında ortak olan bir sorun. Bilgisayar modelleri, çözülmesi istenen sorunu gerçekçi bir şekilde yansıtamıyor. İklimin zamanla değişimi gibi bir konuda gerçekçi bir model yapmak da zaten imkânsız. Dünya'nın iklimini belirleyen her şeyin -atomların ve moleküllerin hareketinin- bir bilgisayar programı ile hesaplanabilmesi mümkün değil. Tahmin yapmak için başlangıç durumu belirlenirken basınç, rüzgâr hızı, okyanus sıcaklığı gibi birkaç parametreden yararlanılıyor. Bu parametreler başlangıç koşullarını ne kadar iyi yansıtırsa yansıtsın, yapılan tahminler program çalıştıkça giderek gerçek durumdan uzaklaşıyor. İklim tahminlerinde kullanılan programların ilk birkaç yıllık dönemde daha iyi tahminlerde bulunması bu sebebe bağlanabilir. Bunun yanında programa girilen başlangıç değerlerinin Dünya'yı gerçekçi bir şekilde yansıttığı da söylenemez. Çünkü rüzgâr hızı, okyanus sıcaklığı gibi pek çok parametre hakkında sağlıklı bilgiler elde edilemiyor. Yeterli miktarda veri olsa bile Dünya'nın büyüklüğü bu verilerin küçük bölgeler için detaylandırılmasını engelliyor. Örneğin Hadley Merkezi'nin yaptığı hesaplarda yeryüzü 150 km uzunluğunda kenarlara sahip hücrelere bölünüyor. Hesapları yapan araştırmacılar gelecekte bilgisayarların kapasiteleri arttığı zaman Dünya'yı 60 km uzunluğunda kenarlara sahip hücreler ile modelleyebilmeyi umut ediyor.

Dr. Mahir E. Ocak 18/07/2014


Örnek 4

YAŞAM BOYU ÖĞRENME (2005)

21. yüzyıl bilgi toplumunun getirdiği önemli bir kavramdır “yaşam boyu öğrenme”. Yaşam boyunca bilgi, görgü, beceri, nitelik ve yeterliklerin geliştirilmesine yönelik tüm öğrenim faaliyetlerini içerir. Bu faaliyetler eğitim kuruluşları tarafından verilen ve sonunda bir diploma veya sertifika ile belgelenen resmi statülü bir öğrenim olabileceği gibi; eğitim kuruluşu tarafından verilmeyen ancak bireyin öğrenmeye yönelik faaliyetlerini içeren gayri resmi öğrenimde olabilir. Keza bireyin öğrenme amaçlı olsun olmasın iş, aile ve sosyal ilişkilerini içeren günlük faaliyetlerinden edindiği öğrenme de yaşam boyu öğrenme sürecinin bir parçasıdır. Kısaca yaşam boyu öğrenme, bireyin beşikten mezara evde, okulda, işte, her ne şekilde olursa olsun gerçekleştirdiği tüm öğrenimidir.

Yaşam boyu öğrenme küreselleşme ve bilgi toplumunun gereğidir. Artan küresel rekabet ve gittikçe her işin küresel rekabete konu olması, fırsatlar ve tehditleri beraberinde getirmektedir. Yeni ekonominin getirdiği fırsatlardan yararlanmak ve tehditlerden korunmak için iyi eğitimli, nitelikli işgücü olarak tanımladığımız insan kaynağının diğer ifadeyle beşeri sermayenin önemi her geçen gün artmaktadır. Geleneksel eğitim kurumları ve yöntemleri bireyleri küreselleşmenin zorluklarına ve teknolojik yeniliklere karşı yeterince güçlü yapamamaktadır. Önemi artmakla birlikte sadece formel eğitim yeterli olamamaktadır. Bilgilerin eskime süresinin kısalığı, yeni teknolojiler ve inovasyon; bazı meslekleri ortadan kaldırmakta, yeni meslekler yaratmakta veya işlerin yapılış şeklini değiştirmektedir. Birey için bu değişime ayak uydurmak sürekli öğrenmek ile mümkündür. Uzmanlaşma önemlidir. Ancak bir işten diğerine geçiş yeteneği, bir diğer işte uzmanlaşma yeteneği daha önemlidir. Bu yaşam boyu öğrenmeyi gerektirir. Yaşam boyu iş garantisi, yaşam boyu öğrenme yeteneğine bağlıdır. Bilgi toplumunda eğitilmiş insanın tanımı "nasıl öğreneceğini öğrenen insandır."
     
Okul öncesi eğitim yaşam boyu öğrenme için önemli bir başlangıçtır. Zekâ, kişilik ve sosyal davranışlar, yani zihinsel gelişimin yarısının dört yaşına kadar tamamlandığı ileri sürülmektedir. Erken çocukluk dönemlerinde bilinçli eğitim sürecinden yararlanan çocuklar, okul hayatlarında daha başarılı, sosyal ve duygusal olarak daha yeterli ve daha iyi bir zihinsel gelişim göstermektedir. Bu nedenle bu dönemde çocuğa yapılan yatırımın bir ülkenin beşeri sermayesine, işgücüne ve ekonomisine yapılan getirisi en yüksek yatırım olduğu kabul edilmektedir. Maalesef ülkemiz okul öncesi eğitim açısından çok yetersizdir ve uluslararası karşılaştırmalarda en gerilerdedir. Ülkemiz yaşam boyu öğrenme stratejisi oluşturulurken başlangıç noktası okul öncesi eğitim olmalıdır.

Yaşam boyu öğrenmede ikinci önemli durak formel eğitim yani okullardır. Yaşam boyu öğrenme alışkanlığı, iyi eğitim görmüş kişilerde daha yaygındır. Okuryazarlık, sayısal yetenekler, temel matematik ve fen bilgisi, bilgisayar okuryazarlığı, problem çözme yeteneği, yabancı dil, takım çalışması, öğrenme ve araştırma alışkanlığı gibi bilgi toplumunun temel becerileri esas olarak okullarda edinilir.  İyi bir formel eğitim, iyi okullarda kaliteli eğitimle mümkündür. İlköğretimden üniversiteye okullar, bilgi toplumunun anahtar kuruluşlarıdır. Bu nedenle okulların performans ve temel değerleri toplumda giderek artan bir ilgi alanı olmaktadır. Yine maalesef ülkemiz eğitim sisteminin kalitesi uluslararası karşılaştırmalarda en geridir. Uluslararası Fen ve Matematik Çalışması (TIMSS-1999), Uluslararası Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi (PIRLS-2001) ve OECD 2003 PISA çalışması sonuçlarına göre Türk öğrenciler, AB üyesi ve aday ülkeler içinde en geridir.

Geleneksel eğitim sistemi her öğrenci için tek bir eğitim yöntemini kabul eder. Hâlbuki her birey farklıdır ve farklı şekilde öğrenir. Kimi okuyarak, kimi dinleyerek, kimi yazarak, kimi konuşarak, kimi öğreterek daha iyi öğrenir. Daha açık ve esnek bir eğitim sistemine geçilmelidir. Herkes kendi ihtiyaçlarına, ilgi alanlarına ve kişiliğine uygun bireysel öğrenim yolunu oluşturabilmelidir. Yaşam boyu öğrenen bir toplum oluşturmak için eğitim kalitesinin artırılması şarttır.

Yaşam boyu öğrenmede üçüncü önemli aşama işletmelerdir. İşverenlerin çalışanlarının eğitimine yatırım yapması inovasyon, verimlilik ve kaliteli üretim için önemli bir araçtır. Günümüz üretim sürecinde verimlilik artışı, işe ve kuruluşa sürekli öğrenme sürecinin katılması ile mümkündür ve rekabet avantajı gittikçe insan kaynaklarına yatırıma bağlı olmaktadır.  Bilgi toplumunun kurumları öğrenen ve öğreten kurumlardır.

Yaşam boyu öğrenmenin yaşamın tüm aşamalarını içermesi nedeniyle başta devlet olmak üzere, işletmelere, sosyal taraflara, STK'lara, ailelere, bireylere kısaca herkese görev düşmektedir. Öncelikle hükümet her düzeyde eğitim ve öğretimin gelişimine daha fazla yatırım yapmalıdır. Devlet eğitimde eşitsizlikleri gidererek, herkes için, yaşamın her aşamasında yaşam boyu öğrenime ulaşım imkânı sağlamalıdır. Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması önemli bir gelişme olmakla birlikte yeterli değildir. 12 yıllık zorunlu eğitime biran önce geçilmelidir. Uzaktan öğrenme, online öğrenme, ulusal ve uluslararası ağlara ulaşım gibi yeni teknolojilerden yararlanmaya yönelik bilişim altyapısının geliştirilmesi devletin bir diğer önceliği olmalıdır. Devlet yaşam boyu öğrenme sürecinde gerek işletmelere gerekse bireylere yönelik teşvik mekanizmasını kurmalıdır. Bireylerin yeteneklerini ve mesleklerini geliştirmesi teşvik edilmelidir. Ülkemizde çok yetersiz olan kariyer gelişimine yönelik rehberlik ve danışmanlık hizmetleri etkinleştirilmelidir. İşsizlere ve mesleksizlere yönelik aktif işgücü programları yaygınlaştırılmalıdır. Keza, kişilerin resmi ve gayri resmi öğrenimle edindiği becerilerin tanınması ve belgelendirilmesi sağlanmalıdır. Bunun için ülkemiz ulusal yeterlik sistemi biran önce oluşturulmalıdır.

Keza yaşam boyu öğrenmede asıl görev bireylere düşmektedir. Çünkü bilgi toplumunda bireyler de küresel rekabete maruzdur. Bireyler için daha iyi olabilmek ancak bilgiyi daha iyi elde etmek ve onu işe daha iyi uygulamakla mümkündür.

Özetle küresel rekabetin egemen olduğu bilgi toplumunda ekonomik gelişme, refah ve sosyal barış; toplumdaki tüm bireylerin becerilerine, motivasyonlarına ve yaşam boyu öğrenme konusunda aktif olmalarına bağlıdır. Yaratıcılık ve esneklik olmaz ise -ki bunlar eğitim ve öğrenmeyle sağlanır- bireyler, işletmeler ve uluslar ekonomik ve sosyal değişmelere karşı mücadelede zorlanacaklardır. Bu nedenle yaşam boyu öğrenen bir toplum yaratmak kutsal bir görevdir.


Dr. Necdet Kenar

Örnek 5

ETKİLİ İLETİŞİM VE EMPATİ

Empati, bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecidir.
Empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak dünyaya onun bakış tarzıyla bakmalı, olayları onun gibi algılamaya ve yaşamaya çalışmalıyız. Bunu gerçekleştirmek için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmalıyız.

Karşımızdaki kişinin rolüne girerek empati kurduğumuzda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı, daha sonra bu rolden çıkarak kendi yerimize geçebilmeliyiz. Aksi halde empati kurmuş sayılmayız. Empati kurduğumuzda ise karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır. 

Empati kurmuş sayılmamız için karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru anlamamız gereklidir. Karşımızdakinin yalnızca düşüncelerini ya da yalnızca duygularını anlamamız yeterli değildir. Çünkü karşımızdakinin rolüne girerek onun ne düşündüğünü anlamamız, bilişsel nitelikli bir etkinlik, karşımızdakinin hissettiklerinin aynısını hissetmemiz ise, duygusal nitelikli bir etkinliktir. Bilişsel rol alma, duygusal rol almanın ön şartı sayılabilir.    Empati tanımındaki son öğe ise, empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır. Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile eğer anladığımızı ifade etmezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız. Empati sadece kendisiyle empati kurulana yararı olan bir etkinlik değildir. Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik becerileri ve eğilimleri yüksek olan, bu yüzden de diğer insanlara yardım eden kişilerin, çevreleri tarafından sevilme ihtimalleri artar. Yapılan bir araştırmada, liderlik özelliğine sahip kişilerin empati kurma becerilerinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Empatik anlayış, insanları birbirine yaklaştırma, iletişimi kolaylaştırma özelliğine sahiptir. İnsanlar, kendileriyle empati kurulduğunda, anlaşıldıklarını ve kendilerine önem verildiğini hissederler.

Sağlıklı bir Empati kurulabilmesi için gerekli öğeler:

1-Empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış tarzıyla bakmalı, olayları onun gibi algılamaya ve yaşamaya çalışmalıyız. Empati kurmaya çalıştığımız kişinin rolüne kısa bir süre için geçmeli “sanki o kişi imişcesine” düşünmeye ve hissetmeye çalışmalıyız.

2-Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir. Karşımızdakinin yalnızca duygularını ya da yalnızca düşüncelerini anlamamız yeterli değildir. Karşımızdakinin rolüne girerek onun ne düşündüğünü anlamamız, hissettiklerinin aynısını hissetmemiz gerekmektedir.

3- Empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır. Karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile, eğer anladığımızı ona ifade edemezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız. Empatiyle ilişkiler güçlenir, iletişim etkinleşir, güven ve işbirliği pekişir. Empati, beceri, zekâ, kararlılık, kendinizin ve  başkalarının duygularıyla ilgili muazzam bir kavrayış gerektirir. Empati duygusal zekânın güçlü bir bileşeni ve başarılı liderliğin temel bir özelliğidir. Kendi sorumluluğunu almayı ve kedini yönetmeyi teşvik eder. Ego yönelimli olmayı reddeder. Çünkü Empati, derin bir öz farkındalıktan doğar.

Niyazi Altılar  02-01-2013 

(Alıntı yapılmıştır)

Örnek 6

OKUL MÜDÜRLERİNİN LİDERLİK ALANLARI

Yönetim denildiği zaman genellikle akla ilk gelen kavramlardan birisi de liderliktir. Bununla birlikte yönetim literatüründe çok sık kullanılan bu iki kavramın kimi zaman eş anlamlı, kimi zaman da farklı anlamlarda kullanıldığı ve değerlendirildiği görülmektedir. Bu açıdan lideri örgüt ortamına atamayla gelen üst durumundaki yönetici ile eş anlamda görmemek gerekir. Üst’ün atama ile göreve gelmesine karşılık, gerçek liderlik grup tarafından seçilen kimseye yine grupça verilen bir niteliktir. (Bursalıoğlu,1994, s.208).


Liderlikle ilgili çok sayıda tanım yapılmıştır. Bu tanımlar toplumsal, örgütsel, bireysel farklılıklara, liderliğe ilişkin beklenti algı ve değerlendirme farklılıklarına göre değişiklik göstermektedir. (Erçetin, 1998, s.11) Bununla birlikte genel olarak lider, önde giden, yol gösteren, öğreten, aydınlatan bir kimse olduğu kadar; aynı zamanda birlikte olduğu kişilerin istek ve ihtiyaçlarını zamanında sezinleyip, bunları örgütleyen, yaratıcı bir kişi olarak tanımlanabilir. Yukarıdaki kısa açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, liderlik ve yöneticilik,  özdeş olmayan ancak birbirini bütünleyen düşünce ve eylemleri içeren iki farklı kavramdır. Erçetin (1998)'in de ifade ettiği gibi, çağdaş örgütlerde başarılı olmak isteyen yöneticilerin bu bütünlüğü algılamaları önem taşımaktadır. Örgütlerin günümüzde yaşanan ve gelecekte de yaşanacak hızlı değişme ve gelişmeler karşısında varlıklarını sürdürebilmeleri ancak, yaratıcılık, yönlendiricilik, etkileyicilik vb. çok boyutlu liderlik süreçlerini içeren dinamik bir yönetim anlayışı kazanmış liderler aracılığı ile olanaklı olacaktır. 
                               
Vizyoner liderlik

Liderlik konusunda yapılan araştırmalarda özellikle 1990’lı yıllardan sonra vizyoner liderlik konusuna her geçen gün daha fazla önem verildiği görülmektedir. Bunun temel nedenlerinden birisi, vizyoner liderliğin örgütlerin geleceğe yönelik belirsizlikleri gidermeye önemli katkılar sağlamasıdır. İçinde bulunduğumuz yüzyıldaki hızlı değişim sürecinden önemli ölçüde etkilenen örgütlerin varlıklarını etkili olarak sürdürebilmeleri için, örgütleri paylaşılan bir vizyonla geleceğe taşıma becerisini gösteren vizyoner liderlerle ihtiyaç vardır. (Çelik, 1999, s.159)

Okul müdürünün okulun eylem gücünü yönlendirerek öğretmenleri harekete geçirebilmesi için etkili vizyoner liderlik davranışları göstermesi gerekir (Çelik, 2001, s. 408). Vizyoner lider, okul toplumu tarafından da paylaşılan ve desteklenen bir öğrenme vizyonu geliştirerek, açıklayarak, uygulayarak ve izlenmesini kolaylaştırarak bütün öğrencilerin başarı düzeylerinin artırılmasına katkıda bulunan bir liderdir. Bir okul müdürünün vizyoner liderlik alanında yeterli olabilmesi için aşağıdaki davranışları göstermesi gerekir. (Akt. Gümüşeli, Yıldız, 2001,sayı:28) 
 
Öğretim Liderliği

Eğitim örgütlerindeki liderlikle ilgili araştırmalar, aynı zamanda, çağdaş etkili okulların genelde etkili liderler, özellikle de öğretim liderliği tarafından yönetildiğini göstermektedir. (Balcı, 2001, s127; Gümüşeli, 1996, s. 13) Bir okul müdürünün bu liderlik alanında yeterli olabilmesi şu davranışları göstermesine bağlıdır. (akt. Gümüşeli Yıldız 2001,sayı:28) 

Toplumsal Liderlik

Çağımız okullarının değişen çevre yapıları, okul müdürlerinin toplumsal liderlik alanında da yeterli olmasını gerektirmektedir. Geçmiş yıllardan farklı olarak veliler ve toplumun okullar ve eğitime karşı daha ilgili davranmaları, okulla ilgili çeşitli etkinlik ve görevlere katılma istekleri, okul müdürlerinin okul dışındaki unsurlara da liderlik yapmasını zorunlu hale getirmiştir. Bunun için de çağdaş okulları yönetecek olan okul müdürlerinin, aynı zamanda bir toplumsal lider olabilmesi için kararlarını ve eylemlerini etkileyen iç ve dış öğelerin varlığından haberdar olmaları gerekir. (Açıkalın,1995, s. 57)
  
Örgütsel Liderlik

Çağdaş okul müdürlerinin en önemli görevlerinden diğeri de okul çevresindeki değişiklikleri sürekli izleyerek, okulun örgüt ve yönetim yapısını bu değişimlere uyarlamaktır. Ancak bu yolla okulun en önemli müşterileri olan öğrenciler ile velilerin ihtiyaç ve beklentilerini yansıtan hedefleri belirlemeleri, bu hedeflere ulaşmaları olanaklı olur. Aksi takdirde okulun etkili olarak işletilmesi olanaklı değildir. Bunun için okul müdürleri etkinlikleri yürütürken bir yandan uyarlanma ile ilgili olarak ortaya çıkan sorunları çözerek, diğer yandan bireysel çabaları ve takım etkinliklerini koordine ederek, okulun hedefleri doğrultusunda bir bütün olarak ilerlemesini sağlamak durumundadırlar. (Sashkin, 1998) Bir başka ifadeyle bir örgütsel lider olarak, örgütü ve kaynaklarını mevcut mevzuata ve kurallara uygun bir biçimde yöneterek, güvenli, verimli ve etkili bir öğrenme ortamı oluşturmak zorundadır. 

Etik Liderlik

Eğitim yöneticilerinin, görevlerini yaparken mevcut yasalar ve politikalar kadar mesleki etik ilkelerine de uygun davranmaları beklenir. (Pehlivan, 2001,s.155) Eğitimde etik değerler konusu yeni bir yüzyılın başlangıcında eğitim yönetimi alanında temel öncelik taşıyan alanlardan birisi durumuna gelmiştir. Demokrasiye giderek daha fazla önem veren ve küreselleşen bir dünyada, okul müdürlerinin yapacakları çalışmaların demokratik değerlerle aykırı düşmesi ve evrensel etik ilkelerden uzak olması düşünülemez. Değer yargılarının eğitimin amaçlarının belirlenme ve gerçekleştirilmesinde önemli bir etken olduğu gerçeği dikkate alınırsa, çağımızın okul müdürlerinin yönetim işlerini gerçekleştirmede etik ilkelerle tutarlı davranış sergilemelerinin önemi ortaya çıkacaktır. Bu nedenle çağın gereklerini karşılamayı isteyen bir okul müdürü; dürüst, adil ve ahlaklı bir tutum sergileyerek bütün öğrencilerin başarı düzeylerini artırmaya gayret etmeli, bir başka ifadeyle etik açıdan lider olmalıdır.

Politik Liderlik

Eğitim sisteminin sosyal bir örgüt olduğu kadar politik bir girişim özelliği taşıması, okulun politik düşünce ve eylemlerin odağında olması, okul müdürünün aynı zamanda politik lider olmasını getirmektedir. (Bursalıoğlu,1994, s.220) Çünkü okul müdürünün başarılı olması, bir bakıma, içinde bulunduğu toplumun ve çevrenin genel siyasi, toplumsal, ekonomik, yasal ve kültürel koşullarını anlamasına, bunlara uymasına ve gerektiğinde etkilemesine bağlıdır. Günümüz toplumlarında eğitimin kontrolünün giderek yerel örgütlere geçmesi, eğitim girişiminde çeşitli kişi ve grupların etkili olmaya başlaması, sivil toplum örgütlerinin eğitim üzerindeki ağırlığının artması, okul müdürlerinin politik liderlik alandaki çabalarını daha da artırmalarını zorunlu kılmaktadır. Bunun için çağdaş okul müdürlerinden, diğer liderlik alanlarıyla ilgili olanların yanında, politik liderlikle ilgili aşağıdaki davranışları da göstermeleri beklenmektedir. (akt. Gümüşeli Yıldız)

Lise Yöneticilerinin Etik Liderlik Özellikleri İle Örgütsel Güven Algıları Arasındaki İlişkinin Öğretmen Görüşlerine Göre Belirlenmesi (Van İl Örneği)

Abdurrahman Sarıkaya

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder